Sabah uyandığımda, üzerine basılmış bok gibiydim. Neşe evdeyse bile göremedim. Aramadım da zaten. Bakkaldan biraz kalem kağıt alıp Asım Ağbi’ye ikinci mektubumu yazmaya koyuldum. Ormandaki çatışmayı, beni tesadüfen kurtaran adamı tastamam yazdım. Bütün bu olayların ardında Hulusi Kentmer’in olduğuna inandığımı da ekledim. Ama adaletin ona ulaşamayacağına inandığımı, ancak benim gibi sıradan bir vatandaşı yakacağını anlattım. Burada edebiyat parçalamaya çalıştım ama beceremedim. Biraz kuru oldu. Husuli Kentmer’i sürekli takip ettiğimi, sonunda muayenehanesinin kapısını ardına kadar açık bulduğum bir gün dayanamayıp içeri girdiğimi, dolapta nurtenin başını gördüğümü yazdım. On altı satır boyunca bunu benim yapmadığıma dair yeminler ettim. Tahsin Hoca’dan ve elbette kasadan aldığım CD’den bahsetmedim. Mektubun sonunda çaktırmadan akıl vermeye çalıştım. Aradığı suçluun Hulusi olduğunu, gidip onu yakalaması gerektiğini yazdım. Beynimi zorlayarak bulduğum aklı da buraya yazdım: Eğer Hulusi’nin ticari düşmanlarından yardım alırsa arkasında bir güç olacaktı. Bütün gerçekler ortaya çıktıktan sonra bana da bir kıyağı dokunabilir, işimi yeniden kurmama yardımcı olabilirdi. Ama son satırlarımın gereksiz bir yılışıklık içerdiğini düşünüp karaladım. Karalanmış bir mektubu Asım Ağbi’ye göndermenin saygısızlık olacağını düşünüp temize çektim.
Mektupların nasıl gittiğini ya da gidemediğini bildiğimden mahalledeki simitçiye yollandım. Eline bir yirmilik verince tablasını toplayıp karakola yollandı.
…”
