Tamamiyle İmkansız

Just another WordPress.com site

John Brunner "Şok Dalgası Süvarisi" Ekim 14, 2008

Filed under: Uncategorized — Can Bican @ 11:25 pm


Tabii ki herkese şahsi bir kod verilmesi gerekiyordu! Yoksa hükümet vatandaşlarının hakkını nasıl verebilir, bir kıta dolusu hareketli, özgür bireyin arzularını, zevklerini, tercihlerini, satın aldıklarını, bağlantılarını ve her şeyden önce yerlerini nasıl takip edebilirdi?

Doğru, başka bir yaklaşım daha mevcuttu. Ama bunun bu ülkede uygulandığını görmek ister miydiniz? Seçme alanınızın, nüfusun toplu davranışlarının tek bir kalıba dökülmesi derecesinde kısıtlandığını görmek ister miydiniz?

Onun için bilgisayarı yeni bir tür pranga olarak kulak arkası etmeyin. Mantıklı olarak düşünün, şimdiye dek icat edilmiş en özgürleştirici alet, modern insanın türlü türlü ihtiyacını karşılamaya yeterli tek alet olarak düşünün.

Onu bir insanmış gibi düşünün mesela…

 

Alexander McCall Smith "Zürafanın Gözyaşları" Ekim 12, 2008

Filed under: Uncategorized — aycabb @ 3:35 pm

“…Bir numaralı kadınlar dedektiflik bürosu’nun sekreteri, Botswana Sekreterlik Koleji cum laude mezunu Mma Makutsi masasında oturmuş açık kapıdan bakıyordu. Büroda herhangi bir vukuat olmadığında ( ki çoğu zaman olmuyordu) kapıyı açık bırakmayı tercih ediyordu, ama bunun sakıncaları da vardı, çünkü bazen tavuklar içeri girip  sanki orası kendi kümesleriymiş gibi çalım satıyorlardı. Çok mantıklı bir kaç nedenden ötürü bu tavukları sevmiyordu. İlk olarak bir dedektiflik bürosunda tavukların bulunmasının profesyonelliğe yakışmayan bir tarafı vardı, sonra bundan çok ayrı bir neden olarak da tavukların kendileri aşırı derecede sinirlerini bozuyordu. Hep aynı grup tavuk geliyordu: dört tavuk ile diğer tavukların yanlarında merhametten tuttukları, iktidarsız olduğunu düşündüğü keyifsiz bir horoz. Bu horoz topaldı ve kanatlarından birinin tüylerinin büyük bir kısmını  kaybetmişti. Bozguna uğramış gibi görünüyor, daima tavukların bir kaç adım arkasında yürüyordu, protokol tarafından daima ikinciliğe tayin edilmiş bir kral eşi gibiydi.

Tavuklar da Mma Makutsi’nin varlığına aynı derecede sinir oluyordu. Sanki davetsiz misafir kendileri değil de oymuş gibi. Hakkını vermek gerekirse, iki küçük penceresi ve gıcırdayan kapısıyla bu küçük bina  bir dedektiflik bürosu değil de bir kümes olmalıymış. Şayet suratına bakarak meydan okusalar, muhtemelen gider onlara da sandalyelerin üzerine tüneyip dosya dolaplarının içine yuva yapmak kalırdı. İŞte tavuklar bunu istiyordu.

Mma Makutsi, katlanmış bir gazeteyi onlara doğru sallayarak’ Çıkın dışarı,’ dedi. ‘Tavuklar giremez! Dışarı!’

…”

 

Alexander McCall Smith "Bir Numaralı Kadınlar Dedektiflik Bürosu" Ekim 12, 2008

Filed under: Uncategorized — aycabb @ 3:11 pm

“…

Mma Ramotswe  adamın sesini sevmedi. Zımpara kağıdı gibiydi, sanki açık ve net konuşmaya tenezzül etmiyormuş gibi tembel tembel kelimelerin sonlarını yutuyordu. Bunun, karşısındakini hakir görmesinden kaynaklandığını hissetti; eğer onun kadar güçlü biriyseniz, ne diye kendinizden aşağı olanlarla  doğru düzgün iletişim kurmaya zahmet edesiniz ki? Ne istediğinizi anladıkları sürece…Esas olan da buydu.

‘BAy J. L. B: Matekoni benden ona yardım etmemi rica etti Rra. Ben bir özel dedektifim.’

Bay Gotso  ona bakıyordu, dudaklarında hafif bir gülümseme gidip geliyordu.

‘Sizin şu yerinizi gördüm. Geçerken bir tabela gördüm. Kadınlar için özel dedektiflik bürosu falan gibi birşey.’

‘Sadece kadınlar için değil Rra’ dedi Mma Ramotswe. ‘ Biz kadın dedektifleriz, ama erkeler için de çalışıyoruz. Bay Patel örneğin. O bize danışmıştı.’

Gülümseme daha da büyüdü.’ Erkeklere bir şey söyleyebileceğinizi mi düşünüyorsunuz?’

Mma Ramotswe  sakin sakin cevap verdi. ‘Bazen. Duruma göre değişir. Bazen erkekler dinleyemeyecek kadar kibirli oluyorlar. O tip bir adama hiç bir şey söyleyemeyiz.”

….”

 

Nihan Taştekin "Kertenkelenin Uykusu" Ekim 11, 2008

Filed under: Uncategorized — aycabb @ 4:56 pm

“…

‘Pekala’

Oktay Palamut böyle dedikten sonra, skıntıyla derin bir iç geçirdi. Önünde koca bir tomar bilgisayar çıktısı halinde duran bir hikaye ve içinde yazılanların anı mı kurmaca mı olduğu belli olmayan bir defter vardı. Şimdi ne yapmalıydı? Gözlerini tavana dikip boş boş bakmayı denedi. İşi zordu. İlkinde anlatılan az çok onun hikayesiydi. Bir yazar adayının yazma denemeleri olarak düşünüldüğünde çok fena sayılmazdı. Cem Beyoğlu’nun onu bir karikatüre dönüştürmesine gerçi biraz içerledi. Sağ omzuna- yoksa sol muydu- kurşun yediği filan da doğru değildi. Cem ona küsmüştü evet ama bu tamamen şaka kaldırmazlığındandı. Her şey bir oyundan ibaretti ve Cem gülüp geçmemişti.

…”

 

Armağan Tunaboylu "Resim Cinayetleri" Ekim 11, 2008

Filed under: Uncategorized — aycabb @ 4:36 pm

“…

Sonra kafama takıldı, amcanın acaba varisleri var mıydı? Varsa dükkandaki mallar acaba onları mutlu edecek kadar para eder miydi? Benim paramla beş para etmezdi. Gerçi ben sanata ilgi duyan bir insandım. Mahalleliden daha rafine bir adamdım. Bunu bana ressam söylemişti.  En azından ben, ‘ Bu resmin içine sıçayım’ diye düşünsem bile uluorta söylemezdim. O yüzden resimlerin, heykellerin para edeceğini, ben anlamasam bile başkalarının anlayacağını seveceğini biliyordum. Gene de içimden ‘sıçayım bu lombakların kafalarına’ dedim.

Varisler amcanın bu sanat eserlerini nasıl paylaşacaklardı acaba? Bir resim sana, bir heykel bana diye mi? Mutlaka başka bir yöntemi vardı  bu işin, bana neydi ki? Bana bu konuda girip çıkan yoktu. Sanki amca bana mirasından pay mı bırakmıştı? Ama şarap içtiğimiz kadehleri alacaktım. Bir ara dükkana gider alırdım ya da varislere gidip ‘ Merhaba ben amcanızın ölümüne neden olan Metin Çakır. Amca ile ölmeden evvel bu kadehlerle şarap içmiştik. Sabaha Amca ölmeseydi, benim getirdiğim yiyecekleri yiyerek zaten ölecekti. Konuşmamızın arasında bir ara bu kadehleri bana bırakacağını söylemişti. Alabilir miyim?’ mi diyecektim? Of ne kadar geveze olmuştum bu günlerde, iyi ki beni dinleyen kimse yoktu.

…”

 

Armağan Tunaboylu "Yıldız Cinayetleri" Ekim 11, 2008

Filed under: Uncategorized — aycabb @ 4:02 pm

“….

Sabah uyandığımda, üzerine basılmış bok gibiydim. Neşe evdeyse bile göremedim. Aramadım da zaten. Bakkaldan biraz kalem kağıt alıp Asım Ağbi’ye ikinci mektubumu  yazmaya koyuldum. Ormandaki çatışmayı, beni tesadüfen kurtaran  adamı tastamam yazdım. Bütün bu olayların ardında Hulusi Kentmer’in olduğuna inandığımı da ekledim.  Ama adaletin ona ulaşamayacağına inandığımı, ancak benim gibi sıradan bir vatandaşı yakacağını anlattım. Burada edebiyat parçalamaya çalıştım ama beceremedim. Biraz kuru oldu. Husuli Kentmer’i sürekli takip ettiğimi, sonunda muayenehanesinin kapısını ardına kadar açık bulduğum bir gün dayanamayıp içeri girdiğimi, dolapta nurtenin başını gördüğümü yazdım. On altı satır boyunca bunu benim yapmadığıma dair yeminler ettim. Tahsin Hoca’dan ve elbette kasadan aldığım CD’den bahsetmedim. Mektubun sonunda çaktırmadan akıl vermeye çalıştım. Aradığı suçluun Hulusi olduğunu, gidip onu yakalaması gerektiğini yazdım. Beynimi zorlayarak bulduğum aklı da buraya yazdım: Eğer Hulusi’nin ticari düşmanlarından yardım alırsa arkasında bir güç olacaktı. Bütün gerçekler ortaya çıktıktan sonra bana da bir kıyağı dokunabilir, işimi yeniden kurmama yardımcı olabilirdi. Ama son satırlarımın gereksiz bir yılışıklık içerdiğini düşünüp karaladım. Karalanmış bir mektubu Asım Ağbi’ye göndermenin saygısızlık olacağını düşünüp temize çektim.

Mektupların nasıl gittiğini ya da gidemediğini bildiğimden mahalledeki simitçiye yollandım. Eline bir yirmilik verince tablasını toplayıp karakola yollandı.

…”

 

Douglas Adams "Ruhun Uzun Karanlık Çay Saati" Ekim 11, 2008

Filed under: Uncategorized — aycabb @ 3:09 pm

“…

‘Aha! O halde siz de çok- neydi o?’

‘Meraklı ve küstah. Bunu yadsımıyorum. Fakat ben bir özel dedektifim. Bana meraklı ve küstah olmam için para veriliyor. Arzu ettiğim sıklıkta ve iktarda olmasa bile. Fakat yine de ben profesyonel bir açıdan meraklı ve küstahım.’

‘Ne kadar acı. Bence amatör olarak meraklı ve küstah olmak  daha eğlenceli. Demek ben sadece Olimpiyat standartlarında bir amatörken, siz profesyonelsiniz. Özel dedektife hiç benzemiyorsunuz.’

‘Hiçbir özel dedektif özel dedektife benzemez. Özel dedektifliğin ilk kurallarından biri budur.’

‘Fakat eğer hiçbir özel dedektif özel dedektife benzemezse , neye benzememesi gerektiğini nereden biliyor? Bence burada bir sorun var.’

‘ Olabilir, ama bu beni geceleri uykusuz bırakacak cinsten bir sorun değil’ dedi Dirk Gently çileden çıkarak. ‘Zaten ben diğer özel dedektiflere benzemem. Benim yöntemlerin bütünseldir ve kelimenin tam anlamıyla karışıktır. Ben bütün şeylerin temelde birbirleriyle olan ilişkisini araştırarak iş görüyorum.’

Sally Mills sadece gözlerini kırpıştırarak ona baktı.

‘Evrendeki her parçacık’ diye sürdürdü Dirk, konusuna ısınarak ve gözlerini sabit bir noktaya dikmeye başlayarak, ‘ öteki parçacıkları ne kadar hafif  ve dolaylı olsa da etkiler. Her şey her şeyle ilişkilidir. Çin’de bir kelebeğin kanat çırpması  bir Atlantik kasırgasının yönüne etki yapabilir. Eğer bu masanın bacağını bana anlamlı gelebilecek veya masaya anlamlı gelebilecek  bir şekilde sorgulayabilseydim, o zaman evrendeki herhangi birsorunun yanıtını bana verebilirdi. Tamamiyle şans eseri seçilmiş birisine aklıma gelen rastgele bir soruyu sorabilirim ve onun yanıtı veya soruyu yanıtsız bırakması, üzerinde çözüm aradığım sorunla bir şekilde ilintili olacaktır. Bu sadece yorumlamayı nasıl yapacağıı bilmek sorunudur. Tamamiyle şans eseri karşılaşmış olduğum siz bile muhtemelen benim araştırmam açısından çok önemli bir şeyler biliyorsunuz, eğer size ne sormam gerektiğini bilseydim- ki bilmiyorum- ve eğer bu zahmete katlansaydım- ki katlanmıyorum.’

Durdu ve ‘Lütfen zarfı ve bıçağı bana verebilmeniz  mümkün mü?’ diye sordu.

…”

 

 
Takip Et

Get every new post delivered to your Inbox.